| aşkısı |
| Yazar baris | |
| Cuma, 02 Mayıs 2008 | |
|
Her zamanki gibi zorla uyanmıştı delikanlı. Kalkıp lanet dünyayla bir daha kucaklaşmıştı. Güneş daha doğmamıştı ya da hiç batmamıştı. Aslında umurunda bile değildi. Kaldı ki doğan güneş hep umutsuz doğuyor ve hep kederli batıyordu. Koğuş gibi odasında yatağından doğruldu. Başucunda duran paketten bir sigara çıkardı. Bir süre çakmağını aradı; zor buldu. Çünkü her sigara yakışında çakmağın adresi değişiyordu. Adres o kadar çok değişiyordu ki yeni açılacak paketin randevusu da hep erkene alınıyordu.
Her zamanki gibi zorla uyanmıştı delikanlı. Kalkıp lanet dünyayla bir daha kucaklaşmıştı. Güneş daha doğmamıştı ya da hiç batmamıştı. Aslında umurunda bile değildi. Kaldı ki doğan güneş hep umutsuz doğuyor ve hep kederli batıyordu. Koğuş gibi odasında yatağından doğruldu. Başucunda duran paketten bir sigara çıkardı. Bir süre çakmağını aradı; zor buldu. Çünkü her sigara yakışında çakmağın adresi değişiyordu. Adres o kadar çok değişiyordu ki yeni açılacak paketin randevusu da hep erkene alınıyordu. O sırada annesi girdi içeri. Çayın hazır olduğunu söyledi. Hayıflandı delikanlı. Bir çay kadar olamamıştı. Hazır değildi o. Oysa çay; hazır olmanın verdiği gururla ocağın üstünde fokur fokur kaynıyordu. Delikanlı da kaynıyordu değişik sebeplerle. Ama henüz demli bir mutluluk sunamamıştı hayata.
Yine siyah bir kıyafet ve o kıyafeti tamamlayan düşüncelerle attı sokağa kendini. Tanıdıklarına rastladı. “ Günaydın!” Gülümsedi. Neden herkes her sabah aynı yalanı söylüyordu? Hiç aydın olmadı ki İstanbul’da gün. İstanbul’un her sabahı puslu olurdu. Günah keçisi olarak da hava kirliliği gösterilirdi. Aslında İstanbul’da gökyüzünü bacalar değil o bacaları tüttürenler kirletiyordu. Çünkü riyakardılar, çünkü sahtekardılar. Hangi gün aydındı ki? Günaydınlı sabahlarda aydınlarımız ölüyordu. Günaydınlı sabahlarda kızlarımız kirleniyor, gençlerimiz zehirleniyordu. Günaydınlı sabahlarda Mehmetçikler şehit düşüyor, analar babalar kahroluyordu. Günaydınlı sabahlarda emeğe zam geliyor, işsizler çığ gibi büyüyordu. Gülümsedi delikanlı. “Hayır!!” dedi.”Günlanet! Günkasvet!” Ya da söylenecek son söze en güzel örnek : “Günacı!”
Saatlerce dolaştı delikanlı. Zaten yapabileceği en iyi şey de buydu. Güneş yavaş yavaş yerine dönüyordu. Gün boyunca görevini yapmıştı. Yaşlanmıştı güneş. Onun yaşlı gözlerinden yeryüzüne hüzün akıyordu. Ama yine de görevini yapıyordu. Ona bir bedel de ödenmiyordu. O sadece çöllerden alıyordu intikamını. Delikanlı özür diledi güneşten adına batı dediğimiz yatağına uğurlarken. Tüm insanlık adına kusura bakma diyordu. Oysa kusura bakan bizdik. Hep kusuru besledik, büyüttük. Kusuru hayat arkadaşı, can yoldaşı yaptık.
Yürüyordu delikanlı. Bir uğraşı arıyordu kendine. Beynini kemiren düşünceleri dağıtmaktı amacı. Biraz olsun sıyrılmak istiyordu kederlerinden. Bütün bunları düşünürken bir internet kafenin önünde durdu. İçeri girdi ve bir bilgisayarın başına oturdu. Sohbet kanalına girdi ve başladı kendince ilginç bulduğu isimlere mesaj göndermeye. Gelen cevaplara göre sohbet ediyordu. İlerleyen dakikalarda mesajları teker teker elemenin, sadece biriyle sohbet etmenin daha mantıklı olacağını düşündü. Aralarından en seviyeli olanını seçti ve ekranına yapıştırdı. Sohbet çok güzel geçiyordu. Sohbetin diğer ucunda oturan bir kızdı ve dertleşiyordu. Herkes gibi onun da sorunları vardı. Delikanlı dinliyordu o anlatıyordu. O anlatıyordu delikanlı dinliyordu. Sonra delikanlı dinliyordu ama genç kız anlatmıyordu. Çünkü konuştuğu başka insanlar da vardı. Telefonlaşmaya karar verdiler. Delikanlı genç kıza telefonunu verdi ve kafeden ayrıldı. Hava kararmıştı. Eve dönüyordu. Yolda tekrar tanıdıklarıyla karşılaştı. “İyi akşamlar!” dediler delikanlıya. Gülümsedi delikanlı. Zira “Günaydın.” kadar anlamsızdı “İyi akşamlar.” Eve geldi, odasına girdi ve kapıyı kapattı. Yatağına uzandı ve düşüncelere daldı yine. Ama her seferinde hangisinden başlayacağına karar veremiyordu. Aklında hep ileride hayatın ona ne gibi senaryolar hazırlayacağını ve bu senaryolarda rolünün ne olacağını merak ediyordu. Yoksa sürekli figüran olup esas oğlanlardan darbe mi yiyecekti. Bütün bunları düşünürken telefonu çaldı. Açtı telefonu. Telefon diğer ucunda bir kız saklıyordu. Çünkü tanımamıştı delikanlı. Kim olduğunu sordu. Arayan internette sohbet ettiği kızdı. Delikanlı çok mutlu oldu. Çünkü şimdiye kadar gelişen teknolojinin tatlı bir sonucuyla karşı karşıyaydı. Konuştular bir süre. Kız çok güzel konuşuyordu. Sesiyle adeta kalbini okşuyordu delikanlının. Kan uzun zamandır bu kadar sıcak dolaşmıyordu damarlarında.
Günler ilerliyor, zaman iki gencin sohbetine daha güzel anlamlar yüklüyordu. Karar verdiler. Tanışacaklardı. Sohbetin sonunda ertesi gün buluşmak için sözleştiler. Delikanlı sabahı iple çekiyordu. İp kopmuyordu ama bitmiyordu da. Çünkü ipin ucunda çok heyecanlı bir bekleyiş ve bekleyişin çok tatlı bir sahibi vardı. Sabah bir türlü olmuyor güneş bir türlü doğmuyordu. Yoksa güneş kendisine yapılan haksızlıkları acısını delikanlıdan mı çıkarıyordu. Ama bu mümkün değildi. Güneş bu kadar acımasız olamazdı. Sadece naz yapıyordu. Güneşin bu nazı beklenenin kıymetini daha çok artırıyordu. Ama güneşin bu çabası boşaydı. Ne yaparsa yapsın onu yaratan ona bu görevi vermişti o da bu görevi kıyamete kadar taşımak zorundaydı. Her zaman olduğu gibi yine yaratanın dediği oldu. Güneş sıcacık elleriyle delikanlının yüzünü okşadı. “Günaydın!” dedi. Delikanlı bu sefer kızmadı. Bugün aydın olmalıydı gün çünkü. Aydın olmalıydı ki, bu aydınlık onu aşkısına götürebilsin. Yatağından kalkıp bir sigara yaktı. Sigara daha bitmemişti ki delikanlı yola çıkmaya hazırdı. Kapıya geldi. Ayakkabılarını giydi. Mutluluğu için atıyordu adımlarını. Mutluluğu için düştü yollara. Mutluluğu için koştu otogara. Vakit kaybetmek istemiyordu. Ama kaybediyordu. Bir güç olmalıydı. Onu hemen gideceği yere ışınlamalıydı. Ama yoktu işte. Belli bir zaman gerekiyordu aşkısına ulaşması için. Ama ne olursa olsun o yol bitecekti ve gözlerindeki bekleyiş kalplerinde mutluluğa dönüşecekti.
Delikanlı biletini aldı ve otobüse bindi. Yolculuk başladı. Bu otobüs daha hızlı gidemez miydi diye hayıflandı. Aslında otobüs yeterince hızlıydı. Ama delikanlının kalbi sabrı kadar değil. Zaten delikanlının kalbi otobüsten önce varmıştı gideceği yere.
Artık saatler mutluluğu vuruyordu. Hasret dakikaları sona ermişti. Otobüs varmıştı. Delikanlının bedeni önce kalbiyle sonra aşkısıyla buluşmuştu. Bu sefer delikanlının kalbinde kanla beraber aşkısının sevgisi dolaşıyordu. Kalp her çarpışında aşkısını vuruyordu. Gözleri aşkısına tutsaktı. Elleri aşkısının saçlarına esirdi.
Ve artık gerçekten gün delikanlı için aydındı…
|
|
| Son Güncelleme ( Pazar, 04 Mayıs 2008 ) |